Füsus Al-Hikam ve El Futuhat El Mekiyye’nin Yazarı İbn’ül Arabi Hicri 560 yılı Ramazan Ayının 27.günü (Miladi 7 Ağustos 1165) İspanya’nın Murcia şehrinde doğmuştur. Bu dönemde Güney İspanya’nın hâkimi olan Muhammed B. Mardanış’tır. Tam adı ‘Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammed İbn el Ali ibn-el arabi el-hatemi el-tai el-Endülüsi’dir. Bu isim; ailesi, ırkı, atfedilen sıfatları, mensubu olduğu kabile gibi doğrudan bilgileri açıklamaktadır.

Ailesi dindar ve ruhaniyet sahibidir. Üç amcası da sûfi yolunu  seçmişlerdir. Özellikle babası Muhammed B.Mardaniş’e bakanlık yapmış, toplum içinde büyük saygınlığa sahip bir insandı.

Almohaad’ların İbn Mardaniş’i hezimete uğratmalarından sonra, ailesi Sevilla şehrine yerleşmiştir. Babası kısa bir sürede şehrin toplumunda çok saygın bir yer edindi. Bütün  bunlar olduğunda İbn Arabi, sekiz yaşındadır. Şairlerin ve yazarların, Endülüste yaşamış olanların cennete gideceklerini yazdığı bir çevre içinde, ailesi dolayısı ile maddi bir sıkıntı çekmeden ilgili olduğu konularda yoğunlaşabiliyordu.

Eğitimine, geleneksel bilgiyi taşıyan hocalardan ders aldığı okullarda başladı. O yıllarda okuduğu konular; Kur’an ve Şerhi, Peygamberler Geleneği, Arapça Grameri ve Kompozisyonu ile İslam ve Hukukudur.

İbn Arabi, çalıştığı konular ve üstadları hakkında ayrıntılı bilgi bırakmıştır. Eğitimi başarılı geçmiş olacak ki daha sonraları Sevilla şehrinin valisine sekreterlik yapmıştır.

Sevilla bu dönemde kalabalık, fazla nüfuslu, gürültülü Araplarla karışmış Berberiler ve Endülüslüler. Hırıstiyanlar ve Yahudilerle karışmış Müslümanlar, şairler ve flozoflar, en azılı serseriler, yan kesiciler ve azizlerin, evliyaların bir arada bulunduğu büyük bir şehirdir. Neredeyse dayanılmaz, baştan çıkaran bir şehir… İbn Arabi, bu dönemde iyi bir aileden, kendisi gibi Sûfi yoluna girmiş Meryem isimli bir kız ile evlenir.

Kaynaklara dayanarak şunu gözlüyoruz ki, yirmi yaşına kadar formal olarak sûfi olmamıştır. O çağdaki ruhsal durumunu gösteren yazı parçasında şöyle anlatır;

“Kornova’da Ebu’l velid bin Rüşd”ün evinde hoş bir gün geçirdim. Allah’ın manevi inzivalarımda bana sunduğum ilhamları işittiğinden, benimle şahsen buluşma arzusunu ifade etmiş ve kendisine anlatılanlarla ilgili şaşkınlığını gizlememişti. Bu nedenle onun yakın arkadaşlarından biri olan babam, bir gün beni bir iş bahanesiyle fakat gerçekte İbn Rüşd’ün benimle buluşabilmesi için kendisine gönderdi. O zaman ben henüz sakalı bitmemiş bir gençtim. Eve girdiğimde filozof  yerinden kalktı ve dostluğunu ve ilgisini gösteren işaretler sağanağı içinde yanıma gelerek beni kucakladı. Sonra Dedi ki; ‘Evet’, ve ben de karşılık verdim; ‘Evet’. Bunun üzerine benim kendisini anladığım gerçeğinden hareketle sevinci arttı. Sonra onu sevince boğan şeyin bilincine vararak ekledim; ‘Hayır’. İbn Rüşd sarsıldı yüzünün rengi; “ İlahi ilham ve aydınlanmayla ne tür bir sonuca vardın bakalım? Şöyle cevap verdim: "Evet ve Hayır.” Evet ve Hayır arasında maddelerinden uçarlar ve boyunlar bedenlerinden kopartılır. İbn Rüşd’ün rengi attı. Titrediğini görüyordum. Her zaman söylenen sözü mırıldandı: “Allah’tan başka kudret sahibi yoktur” çünkü ne demek istediğimi anlamıştı.”

Aslında bu satırlardan sonra, inisiyatik disipline girmemiş birisi için sadece iz takip etmek kalıyor ve “anlamaya çalışmakla” “olmak” arasındaki uçurum farkından dolayı yazmak isteği bile kalmıyor.

Çıraklığı döneminde mistik doğaya sahip bir çok konuda çalışmış olmalıdır;  Sûfilerin metafizik doktrini, kozmoloji, ezoterik yorumlar ve belki de  bilimlerin en okültleri olan Astroloji ve Simya. Bu konular üzerine çalışmaları ve eylemleri arasında bir ilişki görmemek imkansızdır. Bilgilerin çoğunu spritüel üstadlardan almıştır.

Mistisizmin teorik yanına ek olarak İbn ül Arabi ve müridleri aynı zamanda şüphesiz ritlerin ve düzenin metodlarının uygulamasını da gerçekleştirmiş olsalar gerek. Bunlara, dualar, oruç, gece nöbetleri, inziva ve meditasyon dönemleri dahil edilebilir.

Bu genç, sıradan bir mürid gibi görünmüyordu. Kendine olan güveninin tamlığının, gittikçe büyüyen ruhsal otoritesinin, üstadlarıyla arasında sıkça zor bir ilişkiye sebep olduğu çok açıktır. Bir vesileyle bir gün Şeyh Al Üryani ile bir kişinin sipiritüel seviyesi konusunda anlaşmazlığa düştüler. Daha sonra bir görüşte bu düzeltildi. Zaten kendisi de bu dönemde bir çırak olduğunu ifade etmektedir.

İbn ül Arabi’nin iki üstadı alışılmadık bir şekilde kadındı ve onların müridi olduğunda yaşça çok fazla ilerlemişlerdi. Birisi, Maarşena’da yaşayan Şems ve diğeri ise Kordova’da yaşayan Faatima Bin Muuthanna adında bir Tanrı ışığına bir kaç yıl boyunca hizmet ettiğini, hatta kendisine, kamıştan kendisi kadar yüksek bir baraka yaptığını ve ölümüne kadar orada yaşadığını söylemiştir.

Bu dönemin sonunda İbn ül Arabi, belli başlı şeyhler sayesinde doktrin hakındaki bilgisini ve spritüel konular üzerine otoritesini güçlendirmiştir. Kendi sözleriyle; “ Endülüs’te birliğin bazı şeyhlerinin, kendi kendine yetme halinin varlık imkanını yadsıdıklarını duydum. Bu konuda o kişiyle  kendi talebeleri önünde tartıştım. Sonunda, bu konuda benim bakış açıma gelene kadar.”

M.S 1190 senesi civarında İbn ül Arabi, Kuzey Afrika’ya seyehat eder. Zamanının çoğunu da Tunus’ta geçirir. Tunus’ta İbn Kaysi’nin Halun-Na’leyn (Nalınları Çıkarma) adlı eseri üzerinde çalışma imkanı bulur ve daha sonra bu eserle ilgili geniş bir yorumu kaleme alır. Burada bazı sufi şeyhlerini ziyaret eder ve onlara danışır. İbn Messere ve daha sonra da İbn-ül Arif’in okullarına merkezlik etmiş bulunan ve Asin Palacios’a göre kendisinin de sufiliğe resmen girdiği Elmerya’yı da ziyaret eder. Kısa bir süre sonra  belki de bölgedeki politik kargaşa nedeniyle Sevilla’ya döner.

Claude Addas’ın dediği gibi “ne zaman, nasıl, neden?” sıradan bir insanın Tanrı’yı seçen kişi ile karşılaştığı zaman aniden soracağı sorulardır. Nasıl, nerede, neden aydınlandı veya kendi değişiyle Tanrı onu kendisine çağırdı, bu sorulara cevap vermek az çok mümkündür. Bazı durumlarda çok net bir otobiyografi çıkaracak kadar açık bilgiler vermiş ve bazen de çok açık durumlarda bile hiçbir  şey bırakmamış, sessiz kalmış ve tarih orada karanlık kalmıştır.

Elimde sıradan adamın sorularından fazlası yok, bu yüzden ben yine varlığın izini takip edeyim ve susmak gerektiğinde susayım. Böylece Angel Livraga’nın söylediği gibi “tam bilgi olamasa da ışığa doğru bir adım atmış” olurum. İlk sayfada İbn Rüşd ile arasındaki konuşma, İbn ül Arabi’nin Tanrı’ya dönüşüyle ilgili olarak “Ne zaman?” sorusuna cevaptır. İbn ül Arabi, İbn Rüşd ile bu konuşma geçtiğinde  kendisi sakalı bitmemiş bir gençtir. İbn Rüşd gibi bilgiye doymayan çok mütevazi sultanın fizikçisi olmuş ve İbn al-Abbar’ın” Endülüs onun kadar mükemmel ve erdemli bir insan görmedi” diyerek övdüğü bir büyük filozofun sakalı bitmemiş bir gençten randevu alması Arap biyograflara şaşırtıcı gelmektedir. İbn Arabi’nin kendisinin de söylediği gibi o tarihte, inziva (khalwa) sırasında (fath)a ulaşmıştı. Fath, etimolojik açılımında “açılma” anlamına gelir; fakat sûfizmin teknik sözlüğünde spritüel aydınlanma ve aydınlanma anlamı yer almaktadır. Yani bir kimsenin spritüel yolculuğunda elde ettiği aydınlanma durumudur. Bu ancak uzun bir inisiyatik disiplin (riyada) döneminden sonra elde edilir. Kendisi bu konuda, inzivadan önce inisiyatik disiplinden geçmiş olmak, karakterlerini arındırmak konusunda uyarılarda bulunuyor. Al Qairi al Baghdadi’nin, Managip İbn Arabi’de yazdığına göre, babası diğer prens ve prens çocuklarıyla bir akşam yemeğinde iken şarap kadehleri dolaşmaya başlar ve kadeh kendine eline geldiğinde tam içmek üzere iken bir ses ona seslenerek “Muhammed, sen bunun için yaratılmamıştın”. der ve İbn Arabi şarap kadehini elinden atarak yarı şuursuz bir halde orayı terkeder. Evinin kapısına ulaştığında herzamanki gibi toz toprak içindeki vezirin çobanını kapıda bekler görür. Onu şehir dışında şehrin eteklerine bir bölgeye götürür ve orada elbiselerini takas ederler. Daha sonra bir akarsu kenarında bulunan mezarlığa ve orada kalmaya karar verir.

Mezarlığın ortasında harabe halde mağaraya dönüşmüş bir mezar bulur. İçine girer ve zikretmeye başlar. Sadece namaz vakitleri dışarıya çıkar. Şeyh İbn Arabi der ki “O mezarlıkta dört gün kaldım. Daha sonra bütün bu bilgi (şu anda sahip olduğum) ile çıktım”.

Ondan daha uygun ve olası bir nokta daha vardır. Şeyh el Ekber’in en yakın müritlerinden birisine özel bir konuşma sırasında şunları söylemiştir:

“Şafak vaktinden (al-fajr) önce inzivaya gittim ve güneşin doğumundan önce aydınlanmaya (fath) ulaştım. Fath’dan sonra sahip olduklarım…sabah boyunca, tüm diğer haller ile. Bu yerde ondört ay kaldım ve bunu takiben, daha sonra hakkında yazdığım sırları elde ettim. Benim  zamanki fath durumum kendim dışında vecd durumuna girmekti.”

Anlatım ne olursa olsun; anlatılan şudur ki İbn Arabi bir inziva sırasında sırlara sahip olmuştur ve İbn Rüşd ile görüştüğünde gerçekleşmiştir.

Bazı kaynaklara göre 1200 yılında Fas’ta iken ve bazılarına göre de 1198 yılında Sevilla’da bir iç görüş sırasında, bulunduğu toprakları terkedip Doğu’ya, İslam topraklarına gitmesi talimatını alır.

Fas’ta Fez şehrine ve orada buluştuğu al-Hasar ile inanç içinde Mısır’a doğru yola çıkarlar. Yolda Bijayah’ı ve Taunus’u ziyaret eder, sûfiler ve eski dostlarıyla buluşurlar. Yol arkadaşı Mısır’da İskenderiye ve Kahire’yi ziyaretten sonra orada ölür. Kısa süre orada kaldıktan sonra Mekke’ye doğru yola çıkar. 598/1198 ‘de ilk kez Mekke’yi ziyaret eder ve burada kendisine Futuhat-ı Mekke’yi yazması emrolunur. Mekke’de bulunduğu süre içinde düzenli olarak Kâbe’ye gider. Ritüellerini ve meditasyonlarını gerçekleştirir. Bunların ikisinde iki önemli görüş elde eder. Birinci görüş, bütün gerilimlerin son bulduğu karşıtlıkların uyumu; coincidencia oppositorum, “Ebedi Gençlik” tir. İkinci görüş ise, kendisinde, Muhammed evliyalığının mühürü olmasıdır. Şu yadsınmaz bir gerçektir ki sûfi dünyasında İbn Arabi çok özel bir yer işgal eder ve takip eden nesillerdeki etkisi çok büyüktür. Bu nedenle en büyük şeyh (El Şeyh Ekber) olarak adlandırılmıştır. Burada Mekke vahiylerini kaleme almıştır.

1204 yılında kutsal şehirden ayrılarak Bağdat’a gider. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra bir yıl kalarak çalışmalar yaptığı Musul’a gider. Bazı insanları hiç bir silsileye bağlamadan doğrudan manevi hayata sokan Hızır Peygamber’den ilahi sırları almaya başlar. Böylece belli silsilelere bağlı sûfi şeyhlerinin yanı sıra Hızır’ın da müridi olur. Hızır’ın çizgisine girişi en açık olarak 601/1204 yılında olmuştur. Burada Musul vahilerini kaleme alır. Bunlar aptes ve duanın ezoterik anlamı üzerinedir. Endülüs Sûfileri adlı kitapta (sf.157) Musulda iken üçüncü kez insiye olduğu söylenir.

Musul’dan sonra bazı dostları ile buluşmak için Kahire’ye gider, fakat oradaki otoriterler tarafından hoş karşılanmayan doktrinleri yüzünden ölümle tehdit edilir.

Zor bir şekilde, Tunuslu bir dostun Mısır emiri Eyyubi’ye bir tavsiye mektubu yazması ile kurtulur. Bu olaylardan etkilenmiş olan İbn Arabi, daha makbul bir çevre olan Mekke’ye döner. Çalışmalarını derlediği bir yıl sonunda, 1210 yılında Küçük Asya’da Konya’ya gider. Bir kez daha ünü kendisinden önce varır ve Sultan Key Kaus tarafından ihtişamla ve çok cömertçe karşılanır. Burada ünlü müridi, eserlerinin doğudaki en büyük yorumcusu ve yayıncısı Sedreddin el-Konevi ile karşılaşır. Oldukça kısa bir süre kalarak Kayseri ve Sivas üzerinden Ermenistan’a ve oradan da güneye yönelerek Harran üzerinden 1211 yılında tekrar Bağdat’a gelir.

Bağdat’ta “Mistik Bilimler Bilgisi” (Awarif al-marif)’in yazarı, daha sonra ibn Arabi’yi “ilahi hakikatler okyanusu” olarak tarif eden, işrakiler şeyhinin adaşı ünlü sûfi şeyhi Şühabüddin Ömer es-Suhreverdi ile kısa bir toplantısı olur.

Halep’i ziyaret ettikten sonra 1214 yılında Mekke’ye döner. Sonraki bir kaç ay Kudüs ve Medine’yi ziyaret etmiş olması muhtemeldir. Buradan tekrar Küçük Asya’ya döner ve Sultan Key Kaus ile Malatya’da buluşur. Öyle görünüyor ki müridlerinin eğitim ve gözetimi için dört beş yılını burada geçirmiştir.

Nihayet 621/1123 yılında ölüm yılı olan 1240 yılına kadar Şam’da yerleşmeye karar verir. Ünü bütün dünyaya yayılmış olan ve her yerden davetler alan İbn Arabi Al-Malik Al-Adil’in davetlisi olarak Şam’da kalır ve oğlu El Eşref de babasının ölümünden sonra kendisini destekleyerek onu misafir eder. Burada Mekke vahiylerini, büyük şiir koleksiyonu “Divanı derler.

Şam’ın kuzeyinde kutsal bir yer olarak tanınan ve kendisinden önce tüm peygamberlece kutsanmış bulunan bir bölgede Kasiyun Dağı’nın eteğinde Salihli’ye gömülür. Burası daha da önemli bir ziyaret yeri haline gelir. Sultan II.Selim buraya sûfiler için ziyaret yeri olan bir türbe yaptırır.

Bildiğimiz kadarı ile İbn Arabi hayatı boyunca üç kez evlenmiştir. Birincisi Sevilla’da gençken Meryem, ikinci kez bir Mekke’li soylunun kızı olan Fatima ve son olarak Şam’lı bir yargıcın kızı olan Zeynep. Üç çocuğu olmuştur. Sa’da al-Din 1220 yılında Malatya’da doğmuş ve 1258’de ölmüştür ve Zeynep adında bir kızı vardır. Sadece Fatima’nın İmad al-Din’in annesi olduğunu biliyoruz.

Bu küçük makale, sınırlı zaman ve otantik eserlerin yokluğunda ve yazıldıkları gizem dilini de hesaba katarak, İbn Arabi hakkında derin bir yargıda bulunulamayacağı ve rekabet kabul etmeyecek bir derinliğe sahip felsefesinin birkaç sayfada özetlenemeyeceğini bilerek yazıldı.

Hiç şüphe yoktur ki her peygamber açık şekilde anlaşılmamış ve kabul görmemiştir. Aynı durum İbn Arabi ve İslam’ın masum, sıradan insanları için de geçerlidir. Kendi  zamanına kadar görülmemiş bir açıklıkla inisiyatik disiplini açıklamış ve yolu betimlemiş ve bunlar için gerekli ritüel ve bilimleri müritleriyle beraber hayatı boyunca onurlandırmıştır. Genelde inisiyatik geleneğe uyarak İbn Arabi’den konuşurken modern veya Aristocu anlamda bir filozof olmadığını bilmek gerekir.

Bu düzenin etkisiyle Kuzey Afrika ve Ordadoğu’da birçok birlikler ortaya çıkmıştır.

Alçak gönüllü ve olabildiğince kişisel fikrim, kendisinin özellikle ve sadece doğuya ait bir geleneğe tabi olduğu değil fakat özellikle kürenin belli bir kesimine bütünün bir parçası olduklarını anlatacak belli öğretilerin ve tekniklerin bir misyoneri (yayıcısı diyebiliriz) olduğudur. Öğretisinin ve tekniklerinin şüpheli dağınık mirasının ötesinde onun inisiyatik zincirinin halkası olduğu hissini taşıyorum.

Mahmut DOĞAN

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 11

Kaynakça:

1. Ibn Al’arabi, The Bezels of Wisdom, R.W.J

2. Quest For The Red Sulphur, Claude Addas

3. Üç Müslüman Bilge,S. Hüseyin Nasr

4. El Futuha El Mekkiye, Nihat Keklik

Bu içeriği paylaş!

" data-share-imageurl="">