Julianus; Roma İmparatoru. İmparator olarak doğmadı, imparator olarak yetiştirilmedi. Soyağacını incelediğimizde kendisinden önce tahta geçmek için ondört adayın olduğunu görüyoruz. Peki bu kadar aday olmasına rağmen başa nasıl geçti, tarih nasıl gelişti, Roma İmparatorluğunun uzun devrini kapatan bu İmparator kimdi ve ne yapmak istedi?   Eski Romalılar tarihin düz bir çizgiden oluşmadığını, dönen ve yukarıya doğru yükselen bir spiralin içinde yer alan devirlerden meydana geldiğini öğretiyorlardı. Bu şekilde elde edilen tecrübeler aracılığıyla insan spiralinin merkezine daha da yakınlaşıyordu. Artık hiçbir şüphenin yer almadığı, dönüşün olmadığı yer olan bu eksene ulaşmak için tecrübelerin özümsenmesi gerekliydi. Julianus, filozoflarla temas kurmaya başladığı zaman, bu tarihi devri anlar ve özümser. Ne var ki Roma’yı Roma yapan unsurlar onun ölümüyle biter. Eski Roma dini terk edilir ve Hristiyanlığın güç kazanmasıyla Roma’nın çöküşü başlar. Böyle bir devri kapatan bu insanın hayatına göz atalım.

Julianus 330 yılında Constantinopla’da doğdu. Annesinin adı Basilina, babasının Julius Constancius idi. Julianus’un doğuşu Roma İmparatorluğunun çöküş devrine, bölünmelerin, taht entrikalarının olduğu bir devire rastlar. Julianus bu entrikalar arasında babasını kaybeder. Altı yaşındadır. Babasını imparatorluk tahtını ele geçirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklayıp götürürler. İki gün sonra kafasının kesildiğini öğrenir. Bu olay onda derin bir etki yapar. Julianus anılarında bu olayı şöyle tanımlar: “Altı yaşında filozof oldum çünkü ölümden korkuyordum”. Dünyada tek babasız kalan çocuğun o olmadığını düşünebilirsiniz, ama bir prens ve soylu olarak doğmuş bu çocuğun şöyle düşünmesi önemlidir: “Eğer babamı öldürdülerse neden beni de öldürmesinler?”. Artık annesi ve babası olmayan bu çocuğu ve kardeşi Gallus’u, çok uzun bir yolculuğa çıkarırlar. Böylesi daha iyidir, bu şekilde herkes onları unutacaktır. Kapadokya’da Macellum’a rahip olan amcalarından birinin eğitimi altına verilirler. Julianus’un Helen hayranı hadım eğitmeni Mardonios, ona Homerus’u, Hosiodus’u sevdirir.   IV. yüzyıldayız. Hristiyanlığın özellikle Roma İmparatorluğu eliyle daha fazla güçlendiği ve yayıldığı zamanlardayız. Julianus’a da Hristiyan eğitimi verilir. Çocuk ne zaman at yarışlarına gitmek istese Mardonios’tan şu cevabı alır: “Homeros’u oku, yazılarında at yarışlarını nasıl tasvir ettiğini bulacaksın”. Bu arada kardeşi Gallus da iyi bir arkadaş değildir. Fiziksel olarak yakışıklı ve gösterişlidir. Ata binmeyi, savaş ile ilgili her şeyi bilmektedir. Zavallı Julianus ne zaman ona gidip ata binmeyi öğretmesini istese, sen git kitaplarını oku, bunlar erkekler için, sana göre değil diye ters tepki almaktadır.

Julianus sürekli okumaktadır. Düşünmeyi pek bilmeyen bu çocuk ile Mardonios arasında ilginç bir diyalog geçer. Julianus’un aldığı Hristiyan eğitiminde İsa’nın gösterdiği yolun ölümsüz ruhumuzun kurtuluşunu bulabileceğimiz tek gerçek yol olduğu öğretilmiştir. Julianus, Mardonios’a İsa’dan önce doğanların kurtuluşa erip ermediklerini sorar. Mardonios kurtulmadıklarını söyler. Mardonios’un koyu bir grek hayranı olduğunu bilen Julianus “Peki ya Homeros? O da mı kurtulmadı?” diye sorar. Eğitmeni ise: “Homeros,Homerostur tabii ki, o nasıl kurtulmaz!” der. Küçük Julianus ondan bazı şeyleri bir daha açıklamasını ister; kafasının karıştığını, anlamadığını söyler. Böylesi çelişkiler ve sorularına verilen cevapların belirsizliği, Julianus’u gerçeği Hristiyanlık dışında aramaya yöneltir.

Başka bir olay Arrio’lar ve Atanasio’lar arasındaki mezhep kavgaları sırasında geçer. Bu mezhepler İsa’nın Tanrıyla aynı özden mi yoksa ona benzer özden mi olduğunu tartışırlar. Arriorlar Rahip Arrio’nun öldürülmesini Atanasio’ların üzerine atmaktadır. Bu günlerden bir gün Julianus kilisenin kapısı önünde Arrioların yaşlı bir Atanasio rahibini taşlayıp, gevur diye bağırdıklarını görür. Yaşlı adamı niye taşladıklarını sorar. Mardonios “rahibi öldürdükleri için” diye cevap verir. Peki der bu yaşlı adam mı rahip Arrio’yu öldürdü? Mardonios ona küçük olduğunu büyüyünce bazı şeyleri daha iyi anlayacağını söyler. Bu olay onda derin etki yapar. Babasını öldürenlerin de Hristiyan olduklarına dayanarak bir dinin nasıl insanları birbirine düşürebildiğini, öldürebildiğini düşünür. Bu olay onun Hristiyanlıktan soğumasına neden olur ama o zamanlar bu düşüncesini dışarıya belli etmez.

Kendisi kilisede ayinlere katılmak zorundadır. Dışarıdan öyle görünmek zorundadır. Yaşamını sürdürebilmesi, hayatta kalması buna bağlıdır. Ama içinde, kalbinde Platon’un, Homeros’un sözleri vardır. Felsefe ile ilgili kitaplar okumaya başlar. Rahip amcasının kütüphanesinde Yeni Eflatunculara ait kitapları bulur. Yeni Eflatuncu’ların kurucusu Plotinus, İskenderiye’de İ.S. 200’de Eklektik Felsefe Okulu’nu kurmuştur. Stoa düşüncesine mistik bir yön vermiş, gerçek araştırma ile kuramsal düşünceyi birleştirmiştir. Plotinus’un felsefesinde fizikötesi ve törebilime yer veriliyor, felsefenin son ereği tanrı görüşünü kazanmak olarak görülüyordu. Julianus  Plotinus ve öğrencisi Profirius’a ait kitapları bulur ve şöyle der kendi kendine: “Plotinus’un söylediği şeylerle benim günlük öğrendiğim bilgiler aynı değil”. Rahip ona Plotinus’un fena bir filozof olmadığını, gerçek bilgiyi, İsa’nın öğretisini tanımadığı için hakikati bilmediğini söyler ama Julianus her şeyin tersini yapmaya başlar, ‘madem bana böyle diyorlar bende okurum’ der. Gizlice Plotinus’un tüm eneadlarını okur, çünkü bilmeye ihtiyacı vardır. Çelişkileri, şüpheleri gittikçe yoğunlaşmaktadır.

Mardonios’a eski din hakkında sorular sorar. Eski tanrıları anlatmasını ister. Julianus bu devrede artık 12 yaşındadır. Kilisede, ayinlerde aklı başka yerdedir. İç değişim yaşadığı zamanlardır. Bu kadar düşünmekten, anneannesinin kendisine bıraktığı çiftlikte bir gün bir rüya görür. Kendisine “Julianus” diye seslenmektedir. Sağına soluna bakar, bir şey göremez. Sonunda anlar. Onu güneş çağırmaktadır. Fiziksel sıcaklığın ötesinde manevi bir sıcaklık hisseder, sanki babasını bulmuş, sanki yuvasına varmış gibi, sanki kendi evindeymiş gibi. O günden itibaren düşünür. O güneşini bulmalıdır, onu bir daha görmelidir. Sonra ona doğru uçtuğunu ve kanatlarını açtığını hisseder.

Bu arada İmparator Constancio en sonunda, öldürülmeyen bu çocuklara ne olduğunu merak eder, Maccelum’a gelir. Julianus büyümüş, kardeşi Gallus gelişmiş ve savaşta ustalaşmıştır. Julianus o kadar okumakla rahip bile olabilir. Hayatta kalabilmek için öyle görünmek zorundadır. İmparator Constancio bir karar alır. Gallus’u götürür. Onu Doğu Sezarı yapacaktır. Sezar, Augustodan sonra gelen ikinci kişidir. Julianus da nerede felsefe öğrenmek isterse gidebilecektir; Bergama, Efes, Constantinopla ama kontrollü olarak.

Böylece  Julianus’un hayatının en parlak dönemi başlar. Nikomedia’ya gider. Orada, Hatip Libanius’tan ders almamasını, onun Hristiyan olmadığını söylerler. Julianus tersini yapar, gidemediği için onun öğrencileriyle konuşur ve ders notlarını satın almaya başlar. Filozoflarla tanışır, tartışır. Birisi cevap vermedi mi ötekine gider. Bir arayış dönemindedir. Öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bergamaya gider.   Orada ona neoplatonist Efes’li Maksimus’tan bahsederler. Bu filozofun yanına gitmemesi için bir olay anlatırlar: Tanrıça Hekate’ye ait bir heykeli güldürdüğünden ve ellerinde tuttuğu meşaleyi yaktırdığından bahsederler ama Julianus etkilenir ve Maksimus’u bulur. Julianus ile Maksimus’un karşılaşmaları ise çok ilginçtir: Julianus: “Ben, Flaviolar evinden Julianus” der. Maksimus ise ”Ben tanrıların evinden Maksimus” diye cevap verir. Julianus Maksimus’un öğrencisi olmayı kabul eder. Mitra sırlarına girer. Bu sırlar insan ile ilgili, Roma’lı askerlere ait, savaşçılara ait sırlardır. Hayata daha başka açılardan bakmayı öğrenir. İçindeki gerçeği uyandırmıştır. Eski tanrılara olan tutkusu uyanmıştır.

Abisi Gallus kötü ve despotça yönetimi yüzünden mahkûm olur ve İmparator Constancio onu Milano’ya çağırtır. Bu, Gallus’un sonu olur. Julianus ailesiz kalır. Kaçar ve onu öldürmemeleri için bir manastıra gizlenir. Hayatını kaybetmek istemez. Yirmi yaşındadır. Sonunda Julianus’u bulup Milano’ya götürürler. Uzun bir yargılamadan geçirirler. Anlattıklarına göre, sürekli felsefi yazılar yazmaktan parmakları mürekkep lekeleriyle dolu olan bu insan, tüm içtenliğiyle hiçbir politik isteği olmadığını, tahtı düşünmediğini, tek isteğinin Atina’ya gidip felsefe okumak olduğunu söyler. Ona şöyle derler: “Ama Atina’daki filozoflar Hristiyan değil ki. “Onlara şu karşılığı verir; “Evet ama beni felsefemle rahat bırakın. Ben saraydan ayrılmak istiyorum.” İmparatoriçe Eusebia’nın yardımıyla hayatı kurtulur ve Julianus Atina’ya gider.

Bir kez daha özgürdür. Atina’da filozoflarla tanışır, tartışır. Gerçeği bulma ihtiyacıyla bu tartışmaları yapar ama onu Atina’da da rahat bırakmazlar. Hiç bir yerde tam mutluluk yoktur ve bir kez daha imparatorun huzuruna çıkartılır.   Artık ölmüş olan eski dini canlandırmayı, kapanmış olan tapınakları yeniden açmayı, yıkılmış olan heykelleri yeniden dikmeyi hayal eden bu çılgın adamın, Atina’da yaşayan, yıllarca Elözis sırlarını koruyan ve kutlayan son grek hiyerofan ile bir randevusu vardır. Karşılaşma korkunç, Julianus için acı vericidir. Julianus tüm ruhuyla hiyerofan’a şöyle der: “Belki bir gün iktidara gelebilir, imparator olabilirim ve işte o zaman Helenizmin unutulduğu çöken bu dünyaya yine eski parlaklığını verebilirim, eski tanrıları canlandırabilirim.” Yaşlı hiyerafan ise yapamayacağını, İmparator olsa bile canlandıramayacağını söyler. “Peki, neden” diye sorar Julianus. Ona verilen cevap kategoriktir. Bunu anlamakla kalmaz, tüm kaderini belirler: “Senin devrin, Tanrıların devri kapandı, bu devir bir kez daha tekrarlanmayacaktır.” Julianus gençliğinin verdiği coşkuyla “Buna rağmen yapacağım”der.   Bu dönem, hayatının sonrasında ne olacağını öğrenmek için sürekli kahinlere başvurduğu dönemdir. Kehanetler kendisinin er ya da geç iktidara geleceğini söyler. Nerede ve ne zaman öleceğini sordurtur. “Ne zaman bilinmez ama, Frigya’da” şeklinde cevap alır. “Bu tanrıların sevgili kulu imparatorun karşısına çıkar ve büyük bir sürprizle karşılaşır. İmparator Constancio onu Sezar yapacaktır.

O sırada Germenlerin Galya’ya saldırmaları nedeniyle o bölge savunmasızdır. 6 Kasım 332 yılında Sezar olur. Filozof sakalını keserler. Ona erguvan renkli imparatorluk pelerini giydirir, onu Galya’ya gönderirler ama Julianus’un bir sorunu vardır. Silah kullanmasını bilmemektedir. Hemen derslere başlar. Kolları, kasları ağrır; o zamana değin kılıç bile tutmayan, kendisinin politik eğilimi olmadığını söyleyen ve sadece eski Helen tanrılarının tapınaklarını canlandırmak için doğduğuna inanan Julianus, Roma tarihinin büyük zaferler elde eden büyük komutanlarıyla ve Julius Sezar ile karşılaştırılır. Artık en olağanüstü generallerden birine dönüşür.

Savaştan hoşlandığını hisseder. Anılarında, içindeki sese göre hareket ettiğini ve düşmanları yendiğini yazar. O ana değin komutanlar cephe gerisinde savaşırken, o en önde ileriye atılarak askerlerine büyük örnek olmuştur. Büyük başarılar elde eder. Julianus latince bilmeyip, yunanca bilir ama askerleriyle arasındaki iletişim müthiştir. Askerler ona taparlar, onlar için bir baba gibidir Julianus. Başka ilginç bir olay ise şöyle gelişir: Galya’ya girişinde herkes yeni Sezarı görmek ve çiçek atmak için sokaklardadır. Bu çiçek çelenklerinden biri tesadüfen başına taç gibi oturur. Bu arada bir yaşlı kadın koşarken Julianus’un atının ayaklarının dibine düşer. Kadın kör olduğu için ona kim olduğunu sorar. Cezar Julianus cevabını alır, kadın ise Julius Sezar olarak anlar - O sıralarda Galyalılar Julius Sezar’ın bir kez daha doğduğuna inanmaktadır. - Ah! der “bu bizim eski Julius! O bize eski tanrıları geri verecek.” Bu olay, Julianus’un içindeki o gizli eğilimi ortaya çıkartmıştır.

Galya’daki başarıları önemlidir. Germenleri geri püskürtür. Senz ve Strazburg zaferlerini kazanır. Herkes, özellikle de imparatorluk sarayında Julianus’a karşı olanlarlar daha ilk günlerde öleceğini düşünürken, savaş stratejisini, silah kullanmasını bilmeyen Julianus, herkesi şaşırtır. Hristiyan askerlerin de ona itaat etmesini sağlar. Büyük problem, Perslerin doğu sınırına saldırmasıyla başlar. Augusto, Julianus’tan Galya’daki askerlerini ister. Askerlerin birkaç aya kadar Antakya’da olmaları gerektiğini söyler ve yürüyüşe geçirilmelerini ister. Hiçbir asker generallerinden ayrılmak istemez. Paris’te askerlerin korkunç bir ayaklanması başlar. Tüm askerler Julianus Augusto, Julianus Augusto diye bağırmaktadır. Julianus’u İmparator ilan ederler. Julianus onlara: “böyle bağırmayın, bu ihanettir. Ben Augusto değilim. Augusto size gitmenizi söylüyor ve siz Romalı askerler olarak gitmek zorundasınız” der. Faydasızdır, kimse dinlemez. Gün geçtikçe ayaklanmaya katılanlar artar ve “Julianus Augusto, Julianus Augusto”diye bağıranlar çoğalır ve askerlerden biri elinde kılıcıyla “Augusto olmayı kabul ediyor musun?” diye sorar. Julianus "evet" demek istemektedir ve sonunda kabul eder.

Julianus, imparator olduğu andan itibaren yaptığı reformlarla dinsel alanda herkese inanç özgürlüğü verir. Julianus Augusto olduğu zaman Pers seferine çıkar, bu sefer başarılı geçer. Bir yer alındığı zaman Julianus’un “felsefe usulü” kullanılır: “Bayanlar, baylar lütfen dışarı, çünkü burayı yakacağız”. İçeride biri kalsa şehri yakamayacak kadar merhametli bir insandır. Eski savaşların adetlerinde iki ordu karşı karşıya geldiğinde, bir taraf  savaşa başlamadan diğer taraf başlamazdı.

Persler’le yapılacak savaştan önce de her iki ordu, Dicle nehrinin iki tarafında yerlerini alır. Julianus, askerlerin çok yorgun olduğunu söyler ve ertesi günün eğlence günü olmasını ve at yarışlarının düzenlemesini ister. Diğer tarafta şoka girmiş Persliler, Romalıların kendilerini eğlenceye kaptırdıklarını ve yenileceklerini düşünürler. Tabi ki gece olunca Romalılar Dicle nehrini geçer ve Perslileri bozguna uğratır.

Ama bu arada hiç beklenmedik bir şey olur, Julianus’un yeniden Helenizmi canlandırma fikrine karşı çıkan ve onu tahttan indirmek isteyen hristiyanlar, orduyu hiç tanımadığı ve bilmediği pers topraklarına sürerler. Roma ordusu artık her gün Perslilerle savaşmak zorunda kalır. Bu da askerlerin yıpranmasına neden olur. Yine böyle günlük bir savaştan dönen Julianus, yaralandığını fark eder. İmparator o gün zırhsız savaşa çıktığından yaralanması kolay olur. Kaburgasına bir ok saplanmıştır. Doktorları çağırtırlar ama çıkartamazlar. Julianus sonunun geldiğini anlar, hocası Maksimus’u çağırtır. Ona nerede olduklarını sordurtur. Hocası ona şu şekilde cevap verir: “Büyük İskender geçtiğinden beri buraya Frigya deniliyor”. O da devrinin yavaş yavaş bittiğini anlar. Julianus; Helenizmi yeniden canlandırmak isteyen son imparator, 363 yılında ve 32 yaşında Frigya’da ölür.

Ama akılları kurcalayan bir şey vardır: Julianus’a saplanan ok bir Roma okudur. Başlangıçta, Perslilerin savaş sırasında buldukları bir Roma okuyla öldürüldüğü düşünülür. Ama Julianus’un hocalarından biri olan Priscus bunun peşini bırakmaz. Katil yirmi sene sonra, artık ona bir zarar gelmeyeceğinden emin olarak ortaya çıkar. Yardımcılarından biri, Julianus’u sözde insanlığı kurtarmak için, İsa’ya olan sevgisi yüzünden öldürmüştür.

Son gecesinde imparatorun bir rüya gördüğü söylenir. Rüyaya göre Roma İmparatorluk kartalı yüksek dağlara uçmakta ve orada kalmaktadır. Hocası Maksimus şu şekilde yorumlar: “Roma İmparatorluğu seninle bitiyor Julianus, ama tarihin devirlerinin tekrarlandığını biliyorsun. Tıpkı mevsimlerin tekrarlanması gibi tarih de kendini tekrarlar”.

Bu satırları okuyanlar belki de Ankara Valiliği’nin karşısındaki Julianus Sütunu adı verilen sütunu görmüşler, kime ait olduğunu bilmeden yanından geçmişlerdir. Ama orada inatla ayakta durmaya çalışan bu sütun bize bir şeyler söylemektedir. Bir devrin sonunu kapatan İmparator Julianus’a adanmış bu sütun hala ayakta ve fanatizmin olmadığı bir zamanı, yeni insanın yeni devrini karşılamak için bekliyor.        

Zeynep ELKIRMIŞ

Yeni Yüksektepe, 5. Sayı

Etiketler: 
Roma, Helenizm, Atina, İskenderiye
Felsefe ile ilgili kitaplar okumaya başlar. Rahip amcasının kütüphanesinde Yeni Eflatunculara ait kitapları bulur.

" data-share-imageurl="">