Bu konu, hem eski Hindistan’da hem de batılı filozoflarca neredeyse basmakalıp bir yaklaşımla tartışıla gelmiş bir konudur. Ancak günümüzde bu konuyla ilgili düşüncelerimiz eski dönemlerde olduğundan farklı temellere dayanmaktadır. Önyargılı yaklaşımlarına rağmen, modern aklın göze çarpan arayışı metafizik olmaktan çok, gündelik yaşamımızda da sıkça rastladığımız, sayıca oldukça gelişmiş araçlar yardımıyla elde edilen ve duyusal gözlemlere dayanan bilimsel bir arayıştır ve bizim burada ele alacağımız konu, bu gözlemlerin irdelenmesini esas alacaktır.

Tutarlı ve tatmin edici bir sistemin oluşmasına katkısı olduğu onaylanmasına, ya da kimileri için inanılması gereken aksiyomlar olarak kabul edilmesine rağmen metafiziksel önsezilere dayanan geleneksel bir dünyada yaşamamakta, ampirisizmin[1] etkin olduğu bir çağda yaşamaktayız. Dahası ampirik bilginin alanı o denli genişletilmiş, ayrıntılar öylesine ince elenip sık dokunarak parçalara ayrılmıştır ki ancak günümüzün en düzeyli entelektüelleri bu sonuçlar ve parçacıkları kullanarak, ilksel prensiplere dayanan uyumlu ve didaktik bir sistemin oluşması için söz konusu bilgiyi bir araya getirebilmektedirler.

Bilimsel alanda hiçbir şey matematikten daha doğru ve öğretici olamaz. Buna rağmen bilimsel düşüncenin savunucusu ünlü İngiliz astronomu Sir James Jeans’e göre, son dönemde elde edilmiş bilimsel veriler, mükemmellik ve doğruluktan uzak olsa da en anlaşılır şekliyle bizi şöyle bir tanıma götürür: “… (bilim adamının) evreni saf düşünceden ibarettir, nasıl bir düşünceden ibaret olduğu ise bir matematikçinin bakış açısıyla tanımlanmalıdır”. Bu saf düşünce, evrenin yalnızca maddesel anlamda yapısını ihtiva etmekle kalmaz, aynı zamanda yaşamsal ve insansal gelişmeler gibi, dolaylı ya da doğrudan ilintili öğeleri de kapsar. Bilginin tamamı entegre olmaya eğilimli olduğuna göre, bundan böyle her farklı görüşün kendi destekleyicilerine hitap etmesinin yanı sıra felsefi ya da dinsel bir yaklaşımı, bilimsel olandan ayırt etmeksizin ve birbirinden etkilenmeksizin kendi tezini geliştirmesine izin vermekten kaçınılmamalıdır.

Şöyle bir soru sorulabilir: Bütün bu görüntü ve gerçek sorununu modern dünyanın gündelik yaşam anlayışı içinde tartışmalı mıyız? Görüntünün, gündelik yaşamımızı ne denli hakimiyeti altına aldığının farkına varıldığında bu soru yanıtlanmış olur. Örneğin dünyanın kendi ekseni ve güneşin etrafında dönüşünü ele alacak olursak, özellikle son yüzyıllarda, en azından Batıda gerçeğin görüntüsünün tam tersi olduğu keşfi kabul edilmiştir. Birçok farklı ayrıntıyı da dikkate alıp, somut edinimlerdeki pratik değerine ek olarak, kimse  bu gerçeğin farkına varmanın düşüncelerimize katkıda bulunmadığını iddia edemez.

Gündüzleri gökyüzündeki yıldızları, bize gece göründükleri gibi göremeyiz. Ancak biz göremesek de yıldızlar oradadır ve eğer olağanüstü donanımlı bir teleskopla uzayı gözlemleme yeteneğimiz olsaydı, yıldızların kocaman daireler içinde daireler, halka üstüne halkalardan oluşmuş, belirli manyetik aralıklarla dizilmiş göz kamaştırıcı güneşler olduğunu görürdük.

Madde dünyasından normal bilincimizin algıladığı ikinci bir örnek verecek olursak; etrafımızda katı gibi görünen onca nesneyi, örneğin masaları, evleri, ağaçlari ve metalleri sayabiliriz. Her şeyin içine yerleştirildiği maddenin en küçük parçasından, yıldızların içinde bulunduğu sonsuzluklara değin yapılan araştırmalar, görülen her şeyin maddenin boşluğu olduğu gerçeğini ortaya koymuş, bizim algıladığımız kadarıyla bu gerçek, içinde yaşadığımız evrenin şaşırtıcı gerçeği olarak yerini almıştır. Sir James Jeans bu boşluğa şöyle bir açıklama getirir. “Uzayda rastgele bir noktayı seçin. Onun bir yıldız tarafından sarılmış olmasına karşı olasılıklar sayısızdır… Güneş sisteminde rasgele bir yer seçin, o noktanın bir gezegen, hatta bir kuyruklu yıldız, meteorit ya da daha küçük bir yapı  tarafından sarılmış olmasına karşı sayısız olasılıklar vardır. Bir atomun içinde bile rasgele bir noktayı seçecek olursak, o noktaya karşı olasılıklar sayısızdır.

Bütün evreni göz önüne aldığımızda, akıl almaz büyüklükteki nebula ve devasa büyüklükteki yıldız grupları arası ve nebulalar arası uzaydan, atomun küçücük yapısına inerken, akıl penceremizin önünden küçük ancak boş uzaylar geçer. Bizler böylesine akıl almaz incelikte bir evrende yaşamaktayız ki uyum içinde bir yapı, plan ve dizayn mevcuttur. Ancak katı madde nadir olarak vardır.”

Gözle görülebilen ya da dokunarak hissedilebilen tüm objelerin varlıklarının ispatı yalnızca bilincimizdeki bir izlenimden ibarettir. Bu bilgi bizleri şöyle bir gerçeği muhakemeye götürür; bize çok tanıdık olan duyularımızla edindiğimiz dünya, yalnızca duyularla var olduklarına inandığımız ya da aklımızla ilinti kurduğumuz şeylerdir. Belki de daha gerçekçi bir tanımlamayla; akıl ve duyularımızla algıladığımız parçalar halindeki verilerdir. Bu nesnelerin kendi içlerinde ne olduklarını ya da olası bir sonraki evrimde bizi nasıl etkileyeceklerini kim bilebilir?

Yaklaşık yarım asırdır bilim, kapasitemizin ve algılama gücümüzün sınırlılıklarıyla yaratılan öte dünyalardan ibaret, çok sayıda dramatik açılımlar gerçekleştirmiştir. Elde edilen bu açılımların duyu dünyamız aracılığı ile bize sunulduğunu dikkate alacak olursak, madde dünyası ile bilim tarafından dönüşümü gerçekleştirilen enerjiler ve enerji sistemlerinden daha çelişkili ne olabilir.

Eğer madde dünyası böylesine indirgenecek ve parçalara ayrılacaksa, bilincimizin doğası ile İlgili neler söyleyebiliriz? Modern bilim, araştırmaya maddeyi salt gerçek ve aklı da onun ürünü olduğunu kabul ederek başlar ve bilimin kendisi bu prensibin oldukça uzağında kalır. Analizlerde öyle bir noktaya gelinmiştir ki madde, düşünce ya da aklın doğasını saklayan bir perde olarak algılanır olmuştur. Bizim yeni bakış açımıza göre madde ve akıl, sürekli bir gelişim arz eden ve aklın giderek daha baskın olduğu, eskiye göre çok daha karmaşık bir yapıya sahiptirler.

Evrim sürecinin bütünsel olduğu açıktır ve şu gerçeği itiraf etmek zorundayız; günümüze dek İçimizde gelişen akıl, bizim çalışmalarımızın fenomenlerini oluşturan gölgelerin örtülerinin ötesine geçmeye muktedir değildir. Bu gerçek, Hindistan’daki eski felsefe okulları tarafından takdir edilmiştir. Ayrıca onlar, içimizde doğuştan var olan, zamanla kılıfından çıkarılacak daha üst bir algılama sistemi olduğu görüşünü benimsemişlerdir ve bu süreç günümüzde bile uygun metotlarla gerçekleştirilebilir.

Yüce Buda, gerçeği, kendisinin bizzat yaşadığı, kolayca anlaşılabilen yaklaşımıyla “kişisel benliğin yok edilmesi” ya da “söndürülmesi” anlamına gelen ‘Nirvana’ olarak tanımlar. Ancak bu sürecin de sonuçta; benliğimiz ya da egomuz bize gerçek gibi görünse de, rüya gören biri için rüyanın gerçekliği gibi bir görüntü ya da yanılsamadan başka bir şey olmadığı anlaşılmıştır. Her birimizde var olan aklın kendi doğru doğasını keşfedip ifade etmesinden önce, bilinçsizce oluşan karmaşa ve sürekli yönlendirmelerle yoğrulmuş konumundan kurtarılıp özgür bırakılması gerektiği açıktır. Hindistan’daki eski okullarda insanın ussal ve spiritüel algılama sistemlerinin, dikkatli bir eğitim süreciyle belirli bir düzeye getirilebileceği anlaşılmıştır. Ancak burada ‘spiritüel’ beden ve beyinin aynı amaca adapte oluşuyla, ustan daha ince ve detaylı bir algılamaya işaret eder. Altı Darsanalar, bu konu ve metotlar üzerinde pratik açıdan yoğunlaşmışlardır.

Biz yalnızca bilgimizin sınırlarını aşan herhangi bir gerçeğin doğası ve söz konusu gerçeğin, bu sınırlar içindeki yansımasıyla olan ilintisi üzerinde fikir yürütebiliriz. Hindistan’daki yüksek entelektüeller bu sorgulamaya kabul görmeyen bir sıradanlıkla saldırmışlardır. Günümüzde parçacıklar halinde ilintisiz görüşlerimizi şaşırtıcı bir şekilde birleştirme gücüne sahip olan metafizik algılama, yüksek düzeyde bir yoruma erişmekten çok, daha alt düzeydeki yüzeysel yoruma erişebilmiş. Hindistan’da ise gerçeğin tanımlanamaz ancak bir, bütün ve değişmez olduğu, (bilinci ve formu da içeren) farklılık alanındaki tüm değişikliklerin, onun etrafında dönen enerji kalıplarından başka bir şey olmadığı kabul edilmiştir. Bizler bulunduğumuz yerden bakarak bütünün, yalnızca bir parçasını elde edebilmekteyiz. Yine de bu elde ettiğimiz görüntü, bütün hakkında bir özet ve daha ileri olası gelişimlere erişebilmek için başlangıç noktasını teşkil eder.

Dindar insanın bakış açısına göre salt gerçek Tanrı’dır. Bu kelimenin uyandırdığı algı, dindar insanın kendi gelişiminin sağladığı bir algıdır ve bu form, onun ussal ve özellikle duygusal gereksinimlerine doyumluluk veren bir formdur. Düzensizliğin, adaletsizlik ve acının var olduğu ve kendisini rahatsız eden bir dünyanın içine atılmış bir mülteci olarak huzur ve sonsuz mutluluğu bulmayı umduğu bir Tanrı arar. Acaba bunlar da tıpkı çirkin bir iskeletin, aslında mükemmel bir güzellik olgusunu saklaması gibi, içgüdüsel olarak aradığımız adaletin, düzenin ve sevginin niteliksel planının olduğu bir fenomenden başka bir şey değil midir? Ancak bu durumda iskelet varken, sürekli olmasa da bizim onu gerçek olarak kabul etmemiz gerekmektedir. Dinsel yaklaşım, insanın işi düştüğünde bir şekilde ilinti kurduğu gerçeğin, sonsuz ya da sezgisel olması ölçüsünde bize bir muamma gibi görünse de temelde bu olgu, bireyin var olması söz konusu olduğunda bir boşluğu doldurmayı hedefler, görüntü ve gerçeği birbirinden ayıran basit bir entelektüel araştırmanın ötesine geçer. Birçok insanın yaklaşımında olduğu gibi kişisel gereksinim ve istekler sürekli aktif olduğundan, değişken tatmin oluşa son veren batıl inançlara eğilim doğmaktadır. Tüm bunlara rağmen, dinle ilintili en saf duyguların, insanın sanata olan hayranlığının, gerçeğe –gerçek her ne ise – olan olası takdirinin de saf bir matematiksel algılama olduğu düşünülebilir. Bir grup ses dalgası, en mükemmel müzik olarak ya da havada dalgalanan sıradan sesler olarak algılanabilir. Bu iki seçenekten hangisi görüntü, hangisi gerçektir? Doğada duyu organlarımızın algılamaya muktedir olmadığı sonsuz ses dalgalarının var olduğu gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak, gerçeğin şu andaki algılayışımızdan ne denli daha büyük olabileceğini hayal edebiliriz.

N.SRI RAM[2]

Çeviren M.Metin BARLIK

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 42

[1] Ampirisizm : Bir kurama değil de yalnızca deneye, gözleme dayanan bilgi edinme şekli

[2] N.Sri Ram  : Hintli filozof, 1953 – 1973 arasında Uluslararası Teozofi Cemiyeti başkanlığını yapmıştır. Yazıları insan sorunlarını anlamadaki duyarlılığı, modern düşünce ve bilginin keskin bir farkındalığıyla Doğu bilgeliğinin birikimini ortaya koyar.

Bilgi, Buda