all

İstanbul’da yaşıyor ve bisikleti tatil aktivitesi gibi düşünüyorsanız size bir önerimiz var: Tatili beklemeden güzel bir havada bisikletinizi alın, yoksa da kiralayın ve mümkünse sahilde küçük bir gezintiye çıkın. Ve hatta daha iyisi, şehir merkezine, sık kullandığınız yollara çıkın. Bunu yaparken kaskınızı takmayı ihmal etmeyin tabi. Yola çıktığınızda, selenin üzerinden başka bir şehir göreceksiniz. Sizi yalayıp geçen rüzgar biraz üşütecek ama ciğerlerinize çektiğiniz hava ile tazeleneceksiniz. Ve her gün geçtiğiniz yolları bir başka seveceksiniz. Geçtiğimiz Kasım ayının 14’ü, tatlı ve ılık bir Pazar günü idi. Pastırma yazının bu son günlerinde güneş ne bunaltacak kadar üzerimize geliyor, ne de kendini bulutların arkasına saklayacak kadar çekingen davranıyordu. Onun bu dengeli tavrına rüzgar da eşlik ediyordu. Yaklaşan kışın serinliğini yanaklarımıza üflerken “Hadi bakalım” diyordu, “Benden size açık havada kahvaltı için son fırsatlar bunlar”. “Tamam” dedik biz de; “fırsatı değerlendirelim.” Trenden indiğimiz Sirkeci ile o günkü turumuzun varış yeri olan Harbiye’nin orta noktası Taksim’de, meydana tepeden bakan bir terasta içtik çaylarımızı. Ama bir bardak sıcak çaya giden yollar pek düz değildi malumunuz. Karaköy’den İstiklâl Caddesine çıkarken tüneli kullanmak yerine yürümeyi seçtiğiniz olduysa, söz konusu yokuşları biliyorsunuzdur. Biz Bankalar Caddesi’ni kullanarak Odakule’den İstiklâl’e çıktık. Üstelik o tatlı yokuşlar boyunca bisikletlerimizle neredeyse yüz elli metrede bir durmamızı gerektiren sorunlar yaşadık. Zincir atmasından, jant teli kopmasına kadar değişik alanlarda tamir bilgimizi tazeleme fırsatı bulduk. Bir kısmımız bisiklet arızalarıyla uğraşırken, “hız kesmeyeyim de yavaştan tırmanmaya devam edeyim, zaten anca böyle yakalarım sizi” diyen iyi niyetli arkadaşlar da göze çarptı bu sırada. Durumu “İstiklâl Caddesi’nde sekiz bisikletli çocuklar gibi şendik. O sabah bir dizi yokuşu ve arızayı yendik” dizeleriyle açıklayalım. Yani özetle iyi bir kahvaltıyı haketmiştik Taksim Meydanı’na ulaştığımızda. Kahvaltı faslından sonra Harbiye Askerî Müzesi’ne vardık. Muhtemelen şimdiye kadarki nöbetlerinde ilk kez bir grup bisikletlinin kapıdan girmeye niyetlendiğini gören görevliler, biraz şaşkınlıkla ama beraberinde gülümsemeyle karşıladılar bizi. Bisikletlerimizi nereye yönlendireceklerine dair kısa bir tereddütün ardından bir görevli eşliğinde bizi otoparka buyur ettiler. Benzer bir şaşkınlığı kasklarımızı ve yeleklerimizi teslim ettiğimiz vestiyer görevlisinde de görmek mümkündü. Müzenin girişinde Atatürk ve Kurtuluş Savaşı dönemi başta olmak üzere satışa sunulan kitaplar ve hediyelik eşya bölümü vardı. Fotoğrafımızı çeksek hepimizin kafasının üzerine “Bunları okumam lazım. Bu kitabı şimdi alayım bir daha nereden bulacağım? Alıp hemen yarın okumaya başlayayım ya da hayır, en iyisi bu akşam başlayayım” türünden düşünce baloncukları yapabilirdik. Çoğumuz evde okunma sırası gelen kitapları hatırlayıp müzedekileri onları okuduktan sonrasına ertelerken, daha cesur davranıp “sıranın sonuna ekleyeyim, yakında okurum” diyerek kitap alanlarımız da oldu. Müzenin giriş bölümü, tarihteki Türk devletlerinin haritaları ve önemli savaşların taboları ile başladı. İzleyen bölümlerde silahlar, zırhlar gibi savaş araçları bulunuyordu. Tüfeğin ordularda kullanılmaya başlanmasına kadar geçen uzun yüzyıllar boyunca kullanılan pek çok kılıç türü sergileniyordu. Kılıç ve tüfeklerin tarih boyunca değişen şartlara göre geçirdikleri değişimi izlemek ilginçti. İhtiyaca göre şekillenen kim bilir ne ince düşüncelerle bizim farkına bile varmadığımız ayrıntıda farklılıklarla doluydular. Zaten bilimsel gelişmelerin öteden beri kendini ilk gösterdiği alanlardan olmamış mıdır savaş meydanları? Kılıçlar, tüfekler, zırhlarla dolu salonların arasında, kapısı avlu kapısı ile karşı karşıya bir oda ilgimizi çekti. Burası öğrencilerle dolu bir sınıftı. Ön sırada mavi çakmak gözleriyle sarışın bir harbiye öğrencisi vardı. Tahtadaki soruyu yanıtlamak için o da arkadaşları gibi elini kaldırmıştı ve yanındaki sıra boştu. Duvarlar onun fotoğrafları, hemen hepsi yüksek notlu hatta çoğu tam puanlı sınıf karneleri ve hatıraları ile doluydu. Burası Atatürk’ün okuduğu sınıftı. Ve yanındaki boş sıra “gel otur” der gibiydi. “Otur ve anla ki, bu güne kadar oturduğun sıralardan farklı değil bu. Onlardan da gerçek bir idealist yetişebilirdi.” Müze’den çıktığımızda dönüş için sahile inmeliydik. İki güzergah seçebilirdik: Maçka Parkı ya da Cihangir. Biz ikincisini seçtik; caddeleri ve kalabalığıyla Harbiye ve Beyoğlu’nu arkamızda bırakarak Cihangir’e vardık. Bilenler bilir, burada gece ayrı gündüz ayrı güzel manzarası ile ünlü merdivenler bulunur. Buradan gözlerinizin önüne serilen İstanbul silüetini bir tablo gibi izlemeden, hakkını vermeden öylesine geçip gidemezsiniz. Biz de içinde yaşadığımız bu güzelliğe bir kez daha şükran duyduk, serin havadan derin bir nefes çektik ve yola devam ettik.

Etkinlik Tarihi: 
Pazar, Kasım 14, 2010 (Tüm gün)

Bu içeriği paylaş!